MARAL DURU

Hayat” önce kendin içindir, seni var eden “değer ve erdemleri” yüceltip/ büyütmek, bunlarla yaşayıp çevreni aydınlatmak “hayat” içindir.17_5172845721

Maral Duru ( 43 Yaşında / Karaburun-İZMİR )

Deniz kıyısında doğup büyüyen çocuklar –kız olsun erkek olsun- genelde kumral ve bronz tenli, bir de doğası gereği çok yaramaz olurlar, en azından bizim Karaburun’dakiler öyleydi. Bir ben farklıydım diğer çocuklardan, kıvırcık sayılacak lüle lüle saçlarım, siyah/ela gibi kocaman gözlerimle, Annem için “kıvırcık kuzu” Babam için bazen “zeytin gözlü” bazen “kara kız” bazen de adımı dolu dolu söylediği gibi “maral” olurdum. Çocukluğumla ilgili aklıma ilk gelen, incir ağacından düşüp kolumu kırdığım zamandı, ondan öncesi ise sürekli tekrarlandığı için hatırladığım silik anlar gibi gelir geçer. Kolumu kırdığım zaman, Annemin gözlerindeki korku belki de bana acımı unutturup tek damla gözyaşı dökmeden kolumun alçıya alınmasını izlemek için güç vermişti. Babam duymasın/görmesin diye tüm çaba ya ne mümkün, elbet gelecek görecekti, işte o zaman kızılca kıyamet kopacaktı. Kıyamet dediysem, zaten bir küçüğü kopartılmıştı Babaannem tarafından, ama Annemi korkutan, babam gelip beni görünce kopacak büyük kıyametti. Çocuk aklımla hem ben hem de Zeynep Halam çok iyi biliyorduk ki, Babam geldiği zaman babaannemin sözleri ile asıl büyük kıyameti kendisi koparacaktı.

…Berlin’e geri döndükten sonra ilk işim Mert ile birlikte çektiğim fotoğrafları çıkarmak olmuştu, o anki merak ve heyecanımı anlatamam. O zaman Türkiye’de çektiğimiz fotoğrafları fotoğrafçıya verip kartlara bastırmak 3-4 günü buluyordu ama Almanya’da aynı gün içinde fotoğraflarımızı karta basılı şekilde alabiliyorduk. Aynı hafta okulun yoğun ve ağır temposu ile koşuşturmaya başlamıştım, gün içinde odamda olduğumda ise çalışma panoma astığım fotoğraflarıma doya doya bakıyordum. O fotoğrafların hepsini halen saklar, geçen otuz yıl içersinde kaç defa baktığımı ise hatırlamam bile. Ailem aklıma her geldiğinde sadece eski fotoğraf albümlerini değil, Umut’un olduğu kareleri koklayıp koklayıp öperim.

…Nihayet uçağa binip yola çıktığımızda sabırsızlığım/heyecanım ve korkum gittikçe artmaya başlamıştı. Ayak parmaklarımdan boğazıma kadar düğüm düğüm canım yanıyordu, aklımdaki tüm duaları okuyup Allah’a yakarırken bir anda ağlıyor Şehnaz teyzenin dizlerine kıvranıp bir an önce kasabaya yetişmek için dualar ediyordum. İstanbul’a indikten sonra İzmir uçağı için hemen hemen hiç beklemedik, saat 10.00/11.00 civarında İzmir’e indik. Kasabaya gitmek için ilçe garajına gideceğimizi düşünüyordum ama Ali Rıza amca ve Mert bir araba ayarlaşmıştı, hem Babamın hem de Ali Rıza amcanın ortak arkadaşı olan Alparslan Amca arabası ile kapıda bizi bekliyordu. Karaburun’a doğru yola çıktığımızda biraz da alacağım cevaptan korkarak Alparslan amcaya kazadan haberinin olup olmadığını sordum, Alparslan amca önde oturan Ali Rıza amcaya göz ucu ile bakarak “yok evladım, ben de sabaha doğru Mert arayınca öğrendim” dediğinde artık kazanın çok kötü sonuçlarının olduğunu anlamıştım. Bana söylemek istemediklerinden emindim, ancak çaresizdim ve o anda elimden sadece ağlamak geliyordu. Karaburun’a kadar hiç durmadan ve çok hızlı gittik, İzmir çıkışında polis kontrolü için bizi durdurduklarında Alparslan amca arabadan inip bir dakika bile bekletmeden hemen yola devam etmişti. Alparslan amca Seferihisar’da yaşıyordu ama neredeyse tüm İzmir ve ilçelerinde tanınan ve sevilen biriydi, onun halledemediği bir işin olduğunu ne duymuş ne de işitmiştim.

…Üç ayın sonunda Ali Rıza Amca, Şehnaz Teyze, Mert, Mahmut Amca, Rabia Teyze ve çocuklar ile konuştuğumda ne kadar sevindiklerini söylememe gerek yok. Doktorların yaptıkları ve uyguladıkları yöntemler ile geçirdiğim günleri uzun uzun anlatamam, dediğim gibi bu zaman dilimi içinde hayatım belirli çizgilerle çizilmiş ve ben geçmişe dönük birçok duygumu yeniden yaşamaya başlamıştım. Altıncı ayın sonunda artık çok daha iyiydim ve işte o günlerde ilk defa Zeynep Halam ile konuşmak istediğimi bile söylemiştim. Gerçi çok uzun bir konuşma olmamış, hatta Zeynep Halamın ara ara ağladığını ve sorduğu soruları tekrarladığını hatırlıyorum ama doktorlarımın da söylediği gibi iyi bir aşama kaydetmiştim.

Altıncı ayın sonunda Schlosspark Psikiyatri Hastanesinde tedavim ile ilgilenen doktorlar Ali Rıza Amca ve Mahmut Amcayı çağırıp, benim için Charite Psikiyatri ve Psikoterapi Hastanesi ( Klinik für Psychiatrie und Psychotherapie der Charite) ile görüştüklerini,  tedavimin kalan kısmını orada devam ettirmemin daha doğru olacağını söylediler. Daha sonra üç ay boyunca orada uzman doktorlar ve bir gurup ile birlikte kaldım. Bu zaman içinde yaşadıklarım değerlendiriliyor ve bazen Şehnaz Teyze, Ali Rıza Amca ve Mert’te yanımda oluyordu. Yoğun olarak konuşma/terapi şeklinde geçen bu dönemde doktorlardan ve Ali Rıza amcadan, yaşadıklarımla ilgili hiç fark etmediğim ve hatırlamadığım detayları öğrenmiştim.

… Başladığım günden itibaren Karaburun’da ciddi değişiklikler yapmaya başladım, sadece kadınlarla ilgili değil, örneğin restoranlar ile küçük esnaf lokantalarının bile çehresini değiştirdik. Orman vasfının bozulmaması şartı ile-gerçi yakın zamanda bu çok zorlaştı- huzur ve sükûneti arayanlar için villa/evler yapılmasına ön ayak olduk. Bizim buraların balıkçılığı çok daha farklı bir noktaya geldi, örneğin bize benzer başka yerlerde yapılan balık çiftlikleri çevre ve denizi ciddi şekilde kirletip zarar verirken Karaburun’daki balık çiftlikleri hem çok daha açıkta olması hem de yapan kişilerin bilinçli olması nedeni ile çok daha gelişkin ve güzel yapıldı. Kendi arazimde başlattığım Zeytin ve yan ürünleri kasabanın farklı bir gelir kapısını oluşturdu, tabi bununla birlikte hem kasabamıza gelen insan sayısı artış gösterdi hem de ürettiklerimizi birbirimizle paylaştığımız ilişkiler sayesinde Türkiye başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesine ihraç bile etmeye başladık. Bunların dışında kasabamıza günübirlik gelen ziyaretçilerimizi en iyi şekilde ağırladığımız başta lokanta ve restoranlarımız olmak üzere çay bahçelerimiz ve kafelerimiz de oldu.

Bugüne geldiğimiz zaman halen kendi işim ile ilgileniyorum, oğlum Ali İhsan ve Berna’nın ‘Maral’ adını verdikleri bir kızları oldu ve Berlin’de yaşamaya devam ediyorlar. Kızım Sude Naz Samuel Evonder adlı bir Fransız ile evlendi ve Paris’te yaşıyorlar, ama her ikisi de yaz tatillerinde mutlaka Karaburun’a geliyor. Sadece onlar değil, Monsör Bertrand Curcio bile buradan beş kilometre yukarıda yapılan villalarda bir yer satın aldı ve yılın yaklaşık dört ayını burada geçirmeye başladı. Ali Rıza Amca ve Şehnaz Teyze için burada çok güzel yazlık bir ev yaptırdım, onlarda zamanlarının büyük çoğunluğunu bana yakın ve benimle burada geçiriyorlar. Mahmut Amca ve Rabia Teyze ise her yıl en az iki hafta tüm aile ile birlikte-İdris, İlker, Melek, Hale ve eşleri mutlaka misafirim oluyorlar.

Bazı gecelere Zeytin Evi’nin terasında oturup Karaburun ve denizi izlerim ve yaşadığım acılara rağmen tanrının sevgili bir kulu olduğumu düşünürüm, dedim ya belki de benden daha ağır acılar ve sorunlar yaşayıp benden binlerce kat başarılı olmuş insanlarda vardır, ama ben ‘Karaburunlu Maral’ dalıp gittiğimde ve yaşadıklarımı düşündüğümde tebessümle şükrederim.

Sanırım bundan büyük bir mutluluk olduğunu düşünmediğim için halen şükretmeye ve çevremdeki insanlar için faydalı olmaya devam ediyor, Allah bana sağlık ve ömür nasip ettikçe de devam edeceğim.

Bu Yazıda 0 Yorum Var

Yazıya Yorum Yap