SULTAN TÜRK

Arsız / Hayâsız İnsan; Yüzü “isli kazan” yanığı arsızlıktan, Dili “yılan” hayvan utandırır. Dışı “insangörünümlü İçi “bokkokuyor “Çürümüş” Tükürsen “rahmet yağdı” der pişkinlikten

Sultan Türk ( 28 Yaşında / MARDİN )

Asma bahçeleri ile zeytin ağaçları arasında doğdum, bu koca şehirde bile bazı geceler gökyüzüne bakınca, o asma bahçesindeki yıldızları saydığım çocukluğum aklıma gelir. Aklım ermeye başladığında, köydeki diğer çocuklarla birlikte ya sebze bahçelerinde oyunlar oynar ya da asma terekleri altında üzerlerimize örtülü çul ile uyuduğumuzu da hatırlarım. Bizim oralarda çocuk dediğin aklı erip ev-bahçe işlerine yardım etmeden, evin yüküne ortak olmadan önce, ya oyun oynar ya yemek yer ya da uyur. Bu çocukların yükleri ise, önce kaçıncı çocuk olduğuna, sonra da, Baba’nın hangi karısından doğduğuyla da ilgilidir. Evet, evin son gözde kumasının çocuğu olursan “dünya sana güzel” En güzel ve yeni kıyafetleri de giyersin, şehirden gelecek ilk oyuncaklara da sen sahip olursun, hatta yemeklerin etleri midene, meyve ve yemişlerin en güzeli bile, yiyecek yerin kalmasa dahi senin ceplerine doldurulur.

… Babam sol elini kaldırıp beni yanına doğru işaret ederek çağırdığında dizlerim titremeye başlamıştı, gece korkunç rüyalar gördüğümde annemin beni uyandırdığı zamanlar gibi olmuştum, iki elimin parmaklarını, avuçlarımın içinde sürekli sıkıp birbirlerine karıştırıyordum. Sadece parmaklarım ağrımıyordu o zaman, dirseğimden kollarıma kadar her yerim uyuşmaya başlıyordu, şimdi aynı şekilde ayak parmaklarımla ayaklarımda uyuşuyordu, o yüzden ileriye doğru adım atamıyordum. Babam ileriye doğru kolunu uzatıp sağ kolumdan tutup “gel benim güzel Sultan’ım” dediğinde ayaklarım titremeye başlamıştı, sanki o yün çoraplı küçük ayaklarımın üzerinden yere çivi ile çakılmış gibiydim, vücudum, çekilen kolumdan babama doğru eğilirken, ayaklarım yere çivilenmiş gibi hareket edemiyordu.

…Benim de nefesim kesilmeye başlamıştı, sanki az önce dayak yemiş ve boğazım kuruyana kadar ağlamış gibi kesik kesik nefes almaya başlamıştım. Babam sağ eliyle yanağımı okşamaya başladığında başımı gövdemin içine sokmak için uğraşıyordum, iri ve büyük elleri ile parmaklarından yüzümü saklayamıyordum. Babam bir yandan “niye bu kadar titriyorsun…kim ağlattı seni..” derken bir yandan da yanaklarımla saçlarımı okşayıp, beni oturtmaya çalıştığı bacağından kucağına doğru çekiyordu. Pijamasının önüne bacağım değdiğinde bağırmak istedim ama boğazım kurumuştu, sadece inlediğimi biliyorum, ben kendimi geriye doğru çekip bacaklarının arasından kurtarmaya çalışırken Babamda beni kucağına doğru çekip önünü bana sürtüyordu. Bacağımın yandığını hissediyordum, ben uzaklaşmaya çalıştıkça Babam beni kucağına doğru çekip bacaklarını daha fazla kapatmaya başlamıştı, sol eli saçlarımdan sırtıma doğru indiğinde ağlamaya başlamıştım. Ben yüzümü kapıya doğru çevirdikçe o da bacaklarını iyice sıkıp yüzümü kendine doğru çevirmeye çalışıp “ağlama Sultan’ım….ağlama…şşşş…” derken ağız kokusu yüzümü kesiyordu sanki.Bacağımın yan tarafını önündeki sertliğine sürtmeye başladığında sağ eli artık belimdeydi, ben ise kendimi ileriye doğru atıp kurtulmaya çalışıyordum. Kapı kolunun sesi geldiğinde, ne ağlama sesim ne de babamın ağzında yavaş yavaş çiğnemeye devam ettiği lokum sesi yüzümü umutla kapıya doğru çevirmeme engel olamadı. O anda Babamın önce bacakları sonra da belimden ve sırtımdan tuttuğu eli de gevşemişti, bir anda kendimi bacaklarının arasından kapıya doğru fırlattığımda Müzeyyen anneye çarptım. Müzeyyen anne boynumdan tuttuğunda “yavaş ol keçi Sultan yavaşşş” demesi ile elinden kurtulma çabam bir oldu, ben ağlayıp kurtulmaya çalıştıkça o beni tutup bir yandan da Babam’a bakıyordu. Beni olduğum yerde silkeleyip yarım ağızla gülerek “bana bak kız, niye ağlıyorsun Babanın kahve tepsisini almadan mı çıkacaksın” diyerek kendisiyle birlikte Babam’a doğru sürüklemeye başladı. Ben olanca gücümle kapıya doğru gitmeye çalışsam da Müzeyyen anne tam Babam’ın yanındaki sehpanın önünde, beni geride tutarak tepsiye doğru eğilip aldı. Babam bana bakıyordu biliyordum ama başımı kaldırıp ona doğru bakamıyordum, yüzümü kapıya dönmüş o tarafa doğru gitmeye çalışırken boynumdan elbisemi tutan Müzeyyen annenin elinden de kurtulamıyordum, Babamın ağız kokusu ile elindeki tespihin iri taşlarının sesi Müzeyyen annenin bir elinde tutup sallanan tepsideki fincanla bardak sesi karışmıştı. Müzeyyen anne kapıya doğru döndüğünde ben onun önünde hızla gitmeye çalışıyordum, bir an önce o odadan, kokudan, sesten kurtulmaya çalışıyordum. Kapıya geldiğimizde Müzeyyen anne tepsiyi elime verip kapıyı açtı, ama elim titriyordu, o derece ki zemheri soğukta bulaşık yıkarken daha az titriyordum. Kapının açılması ile elimdeki tepsiyle birlikte merdivenlere doğru ağlayarak koşmam bir oldu, zaten kaç adım attım bilmiyorum merdivenlerden yuvarlanmaya başladım, elimdeki tepsi bir yana üzerindekiler merdivenlerle avlunun her yanına dağılarak bir yana saçıldı.

… Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama parmaklarım gittikçe üşümeye başlıyordu, kemikleri tencereye atmaya başladığımda sanki arkamdan biri bana yaklaşıyor gibi geldi, geri dönüp baktığımda kimse yoktu. Bir süre daha kemiklerin üzerindeki etleri ayırmaya devam ettim ama arkamda biri olduğundan emindim, elimdeki bıçakla aniden dönünce Ahmet abimle yüz yüze kaldık, o anda bir adım geriye atıp “sen nerden çıktın” diyebildim. Ahmet abim yüzündeki o anlamsız bakışlarla bana bakıp geriye doğru çekildi, “nerden çıktın ne demek Allahın manyağı kapıdan çıktım” dediğinde hiç cevap vermedim. Ben hiç oralı olmadan sinirle etleri kemiklerden ayırmaya devam ederken Ahmet abim ”sen hangi yüzle hangi cesaretle babama dikleniyorsun geri zekâlı, seni bu defa elimden kimse kurtaramaz, babam karışmamış ama sen bir daha babama ya da anama laf eder yüzünü indirirsen kemiklerini kırarım” dedi. Aklımda bir tek işimi bitirip odaya gitmek varken bu dengesiz ve aptal abime laf yetiştirip istediği gibi konuşmayı uzatmaya hiç niyetli değildim, o yüzden o konuştukça ben daha hızlı yapmaya ve bir an önce mutfaktan çıkmaya çabalıyordum.

…Bir anda attığı çığlıkla Müzeyyen anne ile Adalet anne avluya fırlamıştı, ben o anda bir iki adım geriye gidip sadece ona bakıyordum, Müzeyyen annenin Ahmet abimi kan içinde görmesi ile bağırması bir olmuştu. Müzeyyen anne bir iki adım atıp üzerime doğru geldiğinde elimdeki kanlı bıçağı görüp yüzünü hemen Ahmet abime çevirmişti “oyyyy evim yıkıldı… Ahmedim gitti… Yetişin… Bu orospu zilli Sultan Ahmedimi öldürdü… Yetişin komşular… Yetişin… hawarrrr… Yetişin” diye bağırıyordu. Yerimde donmuştum ama hiç umursamıyordum açıkçası, o ana kadar sakinliği ile bildiğimiz Adalet anne hızla kardeşim Nazan’a doğru döndü, olduğu yerde titrediğini fark ettiğinde yüzüne bir tokat yapıştırıp “sen git Sevda’yı odasına sok çıkmasın dışarıya” dedi. Bir anda tüm kontrolü eline alıp hızla hareket etmeye başladı, ben bile yaşadıklarımı bırakmış ona bakıyordum, elini Müzeyyen annenin yakasına atıp “sen de kendine gel Ahmedi sağlık ocağına götürelim hadi manyak manyak bağırıp çağırma” diye bir anda ikisini de mutfaktan kapıya doğru götürdü. Mutfak boşaldığında ben de duvarın dibine yığılıp kaldım, sadece etraftaki kana baktığımı hatırlıyorum, ne kadar süre öyle kaldım bilmiyorum, ne kadar zaman geçtiyse artık bir ara Hanife teyzenin sesini duyduğumu fark ettim “Sultan kızım kalk….Sultan kızım kalk hadi…kalk bize götüreceğim seni” demesi ile kendime geldim. Mutfaktan avluya çıktığımızda mahalleden bir sürü insanın avluya dolduğunu gördüm, kapıya doğru giderken Hanife teyzeye “kardeşlerim..” dememle birlikte “onları merak etme Gülsüm teyzende hepsi” dedi.

… Gözlerimi her açtığımda perdelerin kapalı olduğunu ve dışarının gittikçe karardığını görüp uyumaya rüya/kâbus görmeye devam ediyordum. ‘Meyve ağaçlarının olduğu bahçede yürürken ağaçların hepsinin yapraklarını döktüğünü görüyordum, ama ne mevsim sonbahardı ne de ağaçların yaprakları solmuştu, yeşil yapraklar meyve bahçesinin her tarafını kaplamıştı. Ağaçların arkalarında birilerinin olduğunu görüyordum ama yüzlerine bakmak istediğimde kayboluyorlardı, bir ağacın arkasında Annemi gördüm, elinde Murat amca ve Ali abinin yaptığı sabunum duruyordu, ağladıkça mendil gibi onunla gözlerini siliyordu. Yaklaşıp oturduğu ağaç dibinden kaldırmaya çalışınca kulaklarıma gelen gülme sesi ile birden bire kayboluyordu. Müzeyyen annenin gülme sesine dönüp baktığımda yüzünde her zamanki yarım ağızla bakıp gülme görüntüsü vardı ama sesi çok daha yüksek çıkıyordu. Ondan uzaklaşmaya çalıştıkça adımlarım ağırlaşıyordu, sanki ayaklarımı yaprakların arasından eller tutuyor gibiydi. Ayaklarım uyuşarak ağrımaya başladığında karnımda bir ağırlık ve ağrı hissediyordum, neredeyse o meyve bahçesi içinde kitaplarda gördüğüm o donmuş heykeller gibi olmuştum, sadece gözlerimi hareket ettirebiliyordum. Adım atmaya çalışırken spor ayakkabımın içinden ayaklarımın yapış yapış olduğunu fark ediyordum, ayaklarıma doğru eğildiğimde elbisemin önünden ayaklarıma kadar kan içinde olduğumu fark ediyordum. Parmaklarım, tıpkı o gece babamın beni zorla kucağına oturtmaya çalıştığı o zaman gibi olmuştu, ellerimin içinde parmaklarımı karıştırırken ellerim kollarıma kadar uyuşmaya başlıyordu. Kan dolu spor ayakkabımın içinde ki ayak parmaklarımda aynı şekilde karışıp uyuşmaya başlamıştı. Nefesim kesiliyor, ağlamaya çalıştıkça ne sesim ne de gözyaşlarım dökülmüyordu, meyve bahçesi içinde o yeşil yaprakların arasında bir ağacın arkasında duran Müzeyyen annenin ağzını açmadan yarım tebessümle bana bakıp kahkaha attığını duyuyordum. Başka bir ağacın arkasında ise yere çökmüş Annemi ağlarken görüyordum, adım atıp ona doğru gitmek istedikçe gidemiyor, her kahkaha sesi ile de annemin arkasını bana daha çok döndüğünü fark ediyordum.

Sonra birden bire gökyüzünden sarı/siyah renkli solmuş yapraklar üzerime yağmaya başlıyordu, yapraklar üzerime yağdıkça pis bir koku midemi bulandırıyordu. Babamın ağzı kokusu ile çiğnediği o lokum kokusu ve sesi gelmeye başlıyordu, her yaprak yüzüme değdiğinde hem yüzüm ağırlaşıyor hem de koku gittikçe artıyordu. Vücudumun üzerinde gittikçe artan ağırlıkla birlikte nefesim daha çok kesiliyor, bir yandan da tıpkı bir köpek hırıltısı şeklinde inlemeler kulağımı tırmalıyordu. Ben o koku ve hırıltı/inlemelerden kurtulmaya çalıştıkça sanki o yapraklar yüzümde pis kokuları ile birlikte yapışıp kalıyordu, bağırmak için ağzımı açmaya çalıştığımda dudaklarımı açamıyordum. O siyahlaşmış pis kokulu yaprak ağzımı sıkıca tutmuş açmama izin vermiyor gibiydi. Başımı sağa sola doğru çevirmeye çalıştığımda ise babamın boğuk ve hırıltılı sesi kulağıma gelmeye başlamıştı, sanki uzaktan benim adımı söylüyordu ‘Sultan….Sultan..” dedikçe hem koku hem de artık yüzümden vücuduma kadar ağırlık ve ağrı içinde eziliyor/boğuluyor gibiydim. Sesin bana gittikçe yaklaşmasına rağmen bir tek Müzeyyen annenin yüzü görünüyordu, yüzüme yediğim yumruğun acısı gibi kasıklarım yanmaya başladığında gözlerimle önüme doğru baktım, kaynayan bir kan pınarı gibi elbisemin üzerinden kan boşalıyordu. Sanki o siyah ve pis kokulu yaprakların altında eziliyordum, bacaklarımın ağrısına artık dayanamıyordum, gözümü açmak için çabaladıkça gökyüzü yerine simsiyah bir hava görüyordum. Üzerimdeki ağırlık azalmaya başlarken en sonunda göz kapaklarımı ağlayarak açtığımda, karanlık içinde odanın tavanındaki lambayı görüyordum.’ Oda zifiri karanlıktı kâbustan kalktığımı fark ediyordum ama hem ağrılarım hem de o pis koku sanki halen kâbustan uyanmamışım gibi burnuma gelmeye devam ediyordu, başımı yastığımdan oynatmaya çalıştığımda saçlarımın/ensemin sırılsıklam ter içinde olduğunu fark ettim. Gözümü kapatıp açmamla başım yana doğru eğildi, yerde duran battaniyemi gördüm, karanlık odada olduğumdan artık emindim, perdeleri kapalı pencereye doğru baktığımda, sanki penceremiz küçülmüş gibiydi, gözümü tekrar kapatıp açtığımda divanın köşesinde büyük bir siyah gölgenin pencereyi kapattığını fark ettim.

Dudaklarım sanki dişlerime yapışmış gibiydi, sanki dudaklarımın üzerinden biri bastırıyor gibiydi, sol elim divanın örtüsüne tırnaklarım/parmaklarım ile yapışmış, sağ elim ise divanın minderine aynı şekilde geçmişti. Bacaklarımı ve vücudumu halen kıpırdatamıyordum, başımın içinde sürekli bir uğuldama sesi vardı, sanki çok uzun süre koşmuş bir köpeğin durduğunda çıkardığı nefes nefese sesler kulaklarımı tırmalıyordu. Odamızda olduğumu artık biliyordum ama o pencereyi kapatan siyah gölge bir görünüp bir kayboluyordu, gözlerimi açıp kapamamla birlikte artık karanlık oda içindekileri daha çok seçmeye başlamıştım. O pis koku ve hırıltılı nefes ise gittikçe yavaşlıyordu, parmaklarımı divanın örtüsü ve minderine geçirip doğrulmaya çalıştığımda o siyah gölgenin hareket ettiğini fark ettim. Vücudumu düzeltip kalkmaya çalıştığımda gölgenin hareket ettiğinden emin oldum, ben hareket edince o da hareket etmeye başlamış, hırıltılı nefes ve koku gittikçe daha çok yaklaşmaya başlamıştı. Gözlerimi iyice kapatıp tüm gücümü toplayıp, vücudumu divandan kaldırıp doğrulmaya çalıştığımda gözlerimi açmaya başladım, karanlığa alışan gözlerim ile divanın ucunda oturan siyah gölgeye baktığımda o da bana dönmeye başlıyordu.

Ben yarım olarak doğrulduğumda o pis koku ve nefes tekrar tekrar beni kusacak hale getirmişti, Babamın yüzünü fark ettiğimde birden bire üzerime kapanmasına engel olamamıştım, sol eli ile ağzımı kapatırken vücudumun üzerine yerleşip beni altına alıyordu. Birden bacaklarımın arasındaki o sıcaklık beynime kadar yakmaya başladı beni, babam bir yandan ağzımı sıkıp bir yandan da bacaklarımı açıp vücudunu yerleştirmeye çalışıyordu. Hırıltı ile sesi kulağıma geldiğinde hem kokudan hem de sesten boğulacak gibiydim, sürekli olarak “şşşş…sessiz ol…sessiz ol…canın hiç yanmayacak…” dediğini duyuyordum. Ben altında kıvranırken o pis koku ile her yerim yapış yapış ter içindeydi, başımı geriye doğru attığımda cam sürahiyi divanın arkasındaki sehpa üzerinde gördüm, sağ elimle yetişmeye çalıştıkça üzerimdeki ağırlık daha çok artıyordu. Bacaklarımın arasında bana sürtünen o sertliği fark ettikçe kendimi geriye doğru itmeye çalıştım, ben ittikçe Babam’da bütün ağırlığı ile bacaklarımın arasına yerleşiyordu.

… Şimdi okul arkadaşım ve eşim Hüseyin ile birlikte Kızım *Asmîn’i büyütüyorum. İlk tanışmamızdan sohbet etmemize kadar bana hep anlayışlı davranıp yaklaştı, özellikle başlarda Nuran ablanın verdiği destek ve bana yardımı olmasaydı asla ama asla başaramazdım. Kemal abi, Ahmet abi ve Zeki amca ile Yeşim’in Babası önümde duran ve gördüğüm iyi “erkek/baba” örnekleriydi. Nuran ablanın bana “ilişki/evlilik/erkek” konusunda anlattıkları ve yardımı olmasaydı hayatımın geri kalanını “kadın” olarak sadece görüntüde geçirebilirdim. Onun duyguları ve güzelliklerini hele “Anne” olma duygusunu asla bilemezdim. Bunun için tanıştığımız ilk günden bugüne kadar, geçmişimi bildiği halde bir saniye bunu hatırlamayan ve bir erkek olarak mükemmel olan eşimin büyük yardım ve desteği oldu. Benimle birlikte Nuran ablanın yanına gelip o da ondan destek aldı. Aylarca bana dokunmadı, ben alışıncaya kadar asla beni zorlamadı, hele evlendikten sonra birlikte ne kadar acı çektiğimizi kimse anlayamaz. O yatağa beraber girip aylarca bir birimize dokunmadığımız, benim onu çıplak görmeye tahammül edememem bilmeyen için kolay aşılacak gibi görünür ama onu ancak yaşayan bilir. İlk kez birlikte olduğumuz gün Hüseyin’in çektiği acı ve benim bağırıp altından çıkmak için onu üzerimden fırlatmam kolay aştığımız ya da unuttuğumuz durumlar olmadı. Dedim ya çok acı çektim, ancak çok şanslıydım, benimle yürüyen ve bana çok değer veren bir eşim vardı.

Tam olarak başardın mı diye soracak olursan sana cevap veremem, çünkü böyle bir sorun yaşamış, tecavüze uğramış kadının, sonraki hayatında cinsellik başlı başına işkencedir.

Aradan geçen yıllar içinde bana bunca acıyı çektiren Babam defalarca çeşitli aracılarla haber gönderip “şikâyetimden vazgeçmemi” emretme yüzsüzlüğünü bile gösterdi. Hatta en son gönderdiği kadın “insan içine çıkamıyor kardeşlerin, bir hatadır olmuş, babadır, atadır senin af dilemen lazımken o senden af diliyor” deyince bağırıp kolundan tutup kapıya atarak kovmuştum.

Şimdi kendi kendime sorduğum“benim babam kimdir, kime ‘Baba’ diyeyim, bana bunca acıyı yaşatana mı yoksa hiç tanımadan beni evladı gibi sahiplenip koruyana mı? İçimize bunca korkuyu yerleştiren erkek mi yoksa kadın mı? Devlet, Din, Toplum, Hukuk, Yasalar ya da Korku ve Yazılmamış Kurallar, hangisi, içimize hangi hakla bu korkuyu yerleştirip çoğaltıyor? Sorularının cevaplarını kendimce yanıtladım.

İşte o cevaplarımdan sonra hayatı da farklı düşünmeye/yaşamaya başladım, çevremdeki her çocuğa ve kadına, asla boyun eğmemeyi öğretmeye çabaladım, kardeşlerimi de evladımı da aklım erdiğince böyle yetiştiriyorum.

migk]Tecavüz-kurbanı-kızlarının-boğazını-kesiyorlar_guid_4_650_FD941081-CA01-485D-B836-ACD9D844B2F1

Bu Yazıda 0 Yorum Var

Yazıya Yorum Yap