YAŞAR ANA

Ülkemizde etnik kökeni ne olursa olsun “Genç İnsan” ölümleri ardından, bundan sonraki hayatına gözünü her açtığında “Acı” bir “Fotoğraf/Anı” ve “Gerçekleşmeyen Kavuşma / Hayalleri” ile yaşamak zorunda bırakılan “Anne-Baba-Ağabey-Abla-Kız/Erkek Kardeş-Eş-Çocuk/Evlat-Akraba-Arkadaş-Dost ve Komşu” yeni güne uyanıyor. Bundan sonraki hayatlarını ise bu “ACI HATIRA” ile geçirmek zorunda kalıyorlar.
Yaşar Turna ( 42 Yaşında / Yüreğir-ADANA )

Kendimi bildiğim günden beri hep ırgatlık yaptım, doğduğum gün bile, anamın suları pamuk tarlasında gelmeye başlamış. Babam verem olduğu için çok çalışamazdı, çok sonra anam söylemişti “gezici tabipler gelip bir iki şurup verip gittiler, et ye, süt iç, meyve ye, temiz havada gezip-dinlen deyip gittiler” diye. Irgat adam nereden bulacak o dediklerini, bulsa verem olmaz zahir! Pamuk tarlasının ortasında anamın suları gelince çavuş’a ( işçilerin başında duran sorumlu kişi ) söylemiş kadınlar, o korku ve heyecanla anamı aldıkları gibi kasabaya, oradan da İzmir’e yetiştirmişler. Bizimkiler o zaman Yüreğir’den 15 aile birlikte İzmir’e pamuk toplamak için gitmişler, ben biraz da bu yüzden İzmirli sayılırım, buralarda bana “Yaşar Ana” yerine bazen “İzmirli Yaşar” demelerinin nedeni de budur. Anam, aklına her geldiğinde o insanlara dua ederdi,”buralarda olsa seni de toprağa verirdim, belki senden öncekiler de yaşardı ” diye ağlardı.

…Doğdum, adımı Yaşar koydular, ama sen sor bana “Yaşar Ana, yaşadın mı?” diye, ben sana anlatayım.“Adım Yaşar… Ama ben yaşamadım evladım… Her gün acı çektim… Her gün öldüm… Öldüm de… Dirildim” diye.

Sularım toprağa döküldü diye hayatım toprakta geçti, çocukluğum dersen zaten tarla kenarında, traktör römorkunda, kamyon kasasında ya da tren vagonunda geçti. Elim-ayağım tutmaya başladığında anamın eteğini tutup yardım mı ettim zulüm mü ettim artık onu da ben bilemem sen düşün.

… Ağrılarım bir an hafifledikten sonra Lal Emine ile Hanife Yengeyi ellerimi tutması için başucuma yollamasıyla sancılarım yeniden başlamıştı. Sakine Hala bacaklarımı dizlerimden kırıp geriye doğru çektirmesi ile herkesin bildiği küfürlerini sıralamaya başlamıştı, soluna dönüp “ölüsünü yıkadığım zillisi su nerde kaldı, *teştte çamaşır yıkamayacağım çocuk çıkaracağım, hani temiz bezler köstek, toyda gelin izlemeye geldin sen zahir, su ne oldu ölü pamuğunu siktiğim orospuları… Acele edin biraz, yoksa siktirin gidin kocanızın koynuna, eniklerinizin başına…” Çocukluğumdan bilirim, Sakine Hala kızıp/öfkelenecekte karşısında birisi duracak, görülmüş değil, sadece çocuklar değil büyükler bile sakınır/saygı duyardı, ırgatlıkta bile birisine bir söz söylemişse eğer, büyükler “Sakine Haladır, söyler” derdi. Etrafımda koşturan kadınların neler yaptığını görmüyordum ama sürekli olarak bacaklarımın arasında ılık/sıcak havluların/bezlerin gezdiğini hissediyordum. Sakine Hala etrafındakilere küfürler/emirler savururken bir tek bana yumuşak davranıyordu, artık halime mi acıyordu yoksa ona çektirdiğim eziyetten dolayı edeceği küfürleri çektiğim acıdan dolayı anlamayacağımı mı düşünüyordu bilmem. “Hadi Yaşarım….hadi….içinde bırakamazsın…hadi sabim…hadi kızım….ıkın…ıkın…” dedikçe her yerimden terler boşalıyordu, birde gücümü/kuvvetimi sonradan fark ettim ki evlere şenlik,o acı ile artık zavallı Lal Emine ile Hanife Yenge’nin, ellerini/kollarını/bacaklarını nasıl acıyla sıkmışsam mosmor halde iki aydan fazla kalmışlardı.

…Bize doğru yürüyenlerin asker olduğunu görünce ne yüreğim kaldı ne ciğerim ne beynim ne sesim ne soluğum, ne gözlerim kaldı ne dilim, parçalandım, yandım, kavruldum. Kara Aras’ın kolundan kurtuldum onlara doğru “Halil… Halil… Halil…” Diye diye koştum, de ki adım atacak takatin yoktu, bilmem, Halil’im gitmişti, bunlar onun için gelmişti, Halil’im gitmişti ne adım atması parçalansam koşar kavuşurdum. Kaç adım attım nasıl vardım yanlarına bilmem, tek bildiğim yakalarına yapışıp “Halil’im nerde, ne oldu Halil’ime” dediğimdi, zaten kadın olan başını önüne eğdiğinde, ben öldüm, ben parçalandım, ben yandım. Ondan sonrasını hatırlamıyorum, yakasına yapıştığım adamın söylediği birkaç kelime o gün bugündür ne kulağımdan ne de gözlerimin önünden gitmez “Oğlunuz Halil… Vatani görevini yaparken… Şehit…” o son söz, o günden sonra beni de öldürdü, hem sadece o gün değil her gün, her gün öldürdü. Halil’im gitmişti, Halil’im artık yoktu, zaten ondan sonrasını ben hatırlamıyorum, ne üstümü başımı parçalayıp yırttığımı, ne de tırnaklarımla yüzümü/göğsümü kan revan içinde bıraktığımı hatırlamıyorum.

…Haftası geçiyor kendime gelemiyorum, ruh gibi bakıyorum herkese, Gönül’e, Ayşe’ye, Ömer’e, Kara Aras’a, Mustafa Baba’ya, Celal Abi’ye, Şağe’ye, çocuklara, insanlara. İkinci haftasında kendime gelmeye başlıyorum sonra, bir mezarlık gri bir mermer taş, ortasında Halil’imin fotoğrafı, kenarlarında ay yıldızlı bayraklar, yine kayboluyorum, yine ruh gibi bakıyorum herkese. Ay geçiyor konuşmuyorum, ağzımdan tek “Halil” çıkıyor, Halil bakıyor, Halil duyuyor, Halil konuşuyor, Halil kokluyor, Halil dinliyor, Halil görüyorum. Sonra soruyorum önce kendime sonra yanımdakilere;”kim için kimin canına kıydınız, Irgat Yaşar’ın yavrusunu, dünyasını elinden alıp başına niye topraklar yıktınız, Yaşar’ı niye Halilsiz bıraktınız” diye, ne ses duyuyorum ne cevap alıyorum. Ben anamdan doğduğumda ırgat doğdum, suyum toprağa düşmüş, acı doğdum acı yaşadım, ama evlatlarıma, gözlerimin nurlarına, acı yaşatmadım, tırnaklarını taştan sakındım, onlar hastalandı ben öksürdüm/ateşlendim uykusuz kaldım. Benim gibi olmasınlar dedim, yokluğu/yoksulluğu bilmesinler dedim, tek ben mi vallahi Kara Aras ayrı Mustafa Baba ayrı dedi dediklerimi, didindik, çabaladık, yaptık.

Evlat doğurduk, insan doğurduk, insan büyüttük, yemedik yedirdik, içmedik içirdik, giymedik giydirdik, biz okumadık cahil kaldık onlar kalmasın dedik okuttuk, öldük öldük dirildik, kendimizden geçtik, geçtikte evladımızdan geçmedik. Hangi ana baba evladından geçer, hangi ana baba evladını bir diğerinden ayırır, hangi ana dokuz ay karnında taşıdığı yavrusunun acısını görür de sessiz kalır, başına gelecek belaya kendini yüz bin defa feda etmez?

De ki ne istediniz Halil’imden o da yoksuldu, o da ırgattı, o da insandı, o da senin gibi ana baba evladıydı. Halil’im gitti, o gün bugündür aklıma Halil düştüğünde ya iğne oluyorum ya ilaçla ayakta duruyorum, Halil’im öldü ben de öldüm. Elbiselerini saklıyorum dolabında, pantolon, gömlek, atlet, çoraplarını kokluyorum..kokluyorum…öpüyorum..öyle yüreğime basıyorum. Gözlerimin yaşını kurutuyor, yüreğimin kanına basıyorum yavrumun gömleğini,”ben öleydim de haberin gelmeyeydi” diyorum, gözümün yaşı kuruyor, kanım çekiliyor elimden ayağımdan, gönderdiği altı mektubu öpüyor/kokluyorum, üç tane de fotoğrafına bakıyorum. Her sabah, her akşam, odaya girdiğim her an bu büyük fotoğrafına bakıyorum, o ceviz yeşili gözlerine kurban olduğum evladıma, Halil’ime bakıyorum. Yemek yaparken aklıma düşüyor, sesi geliyor bir an “sarma mı yaptın canım anam” dediğini duyuyorum, boğazıma diziliyor sonra yutamıyorum sevdiği yemekleri yiyemiyorum.

Ağzımdan tek “Halil” çıkıyor, Halil bakıyor, Halil duyuyor, Halil konuşuyor, Halil kokluyor, Halil dinliyor, Halil görüyorum. De şimdi bana, kim diyecekse desin Irgat Yaşar’a, İzmirli Yaşar’a kim için kimin canına kıydınız, Irgat Yaşar’ın yavrusunu, dünyasını elinden alıp başına niye topraklar yıktınız, Yaşar’ı niye Halilsiz bıraktınız, niye Yaşar’ın evini yıktınız” cevap veremezseniz, benim acımı anlayamazsınız.

Sen şimdi söyle bana “Sen hiç evladı ölen bir ananın, kalan ömrünü nasıl yaşadığını gördün mü?”

Fotoğraf ( Melike Maviyıldırım ) 3F840E383F7EB5B3

Bu Yazıda 2 Yorum Var

  1. Gözyaşlarımı tutamadım yüreğim parçalandı…paylaşımınız çok etkiledi beni…bu iç paralayan öyküde fotoğrafımı paylaşmanız beni onure etti….ışığınız ve sevginiz daim olsun

    • Uğur Balık diyor ki:

      Anlayış ve nezaketiniz için ben teşekkür ederim.Adresinizi iletirseniz kitabı size göndermek isterim,sonsuz sevgi ve saygılarımla

Yazıya Yorum Yap